Bilge Karasu’dan Bir Tekinsizlik Romanı: ”Gece”

Bilge Karasu’dan Bir Tekinsizlik Romanı: ”Gece”

02/04/2017 0 Yazar: Selim Göncü

Modernizmi esas alan sanatçılar içinde özgün bir yer tutan Bilge Karasu’nun, eserlerinde belli bir olay örgüsü ve akışı içerisinde incelenebilecek kahramanlar pek yoktur. Bunun yerine daha çok imgesel nitelikli kahramanlar karşımıza çıkar. Bu yazım tarzı, Gece romanında da yoğun bir haliyle karşımıza çıkmaktadır.

Biraz gizemli, biraz şiirli bir şey göster insanlara; unuttukları, gömdükleri duyguları, duyarlılıkları, içlikleri biraz kışkırt; ne zamandır geride bıraktıklarına inandıkları birtakım çocukluk korkularını, kaygılarını, çekingenliklerini karıştırıp bulandır; ondan sonra da istediğini yaptırt onlara.

Biraz zorlayıcı bir metne sahip ”Gece”. Yazın türü konusunda pek tekin olamayabilirsiniz okurken, romandan ziyade bir roman taslağı, denemesi ya da gelişigüzel notların alındığı bir ruhsal günce olduğuna kanaat getirebilirsiniz (syf. 176 öykücü, romancı, her yazdığının nereye varacağını bilen bir kişi sanılır; kendi de zaman zaman buna inanır, ya da inandırılır… Oysa yazdığı her tümcenin ardından ne geleceğini -o ”bir sonraki” tümceyi yazmadıkça- hiçbir zaman bilemeyeceğini kendisi, unutmamak zorundadır). Ancak, bu tekinsizliğin beraberinde okuyucuya bir lezzet getirdiği de yadsınamaz.

Net bir şekilde olay örgüsü olmadığı gibi yazarın (syf.32 her şeyin ardındaki yazar ben miyim, benim bir yaratığım mı, kararlaştırmak gereği var), karakterlerin (syf.56 Kişileri hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım), yerin (syf.37 bakandan başka hiçbir insanın bulunmadığı bir şehir) ve zamanın (syf.74 zamanı yok etmeğe çalışırken söyleyişimizin yapısını da bozmak gerekmez mi?) da çok belirgin olmadığından bahsedebiliriz. Bu durum okuyucunun ayağını kaydıran cinsten bir belirsizlik hali.

Eserin içine yedirilmiş bir şiddet olgusu var. Bu zaman zaman karşımıza çıkar. (syf.28-29 bilinebilen, görülebilen ise, işçilerin, ansızın duvarlardan, köşelerden, kapı ağızlarından sıyrılarak o genci kalabalığın içinden çekip ortalarına aldıkları, bir daha dağılıp gözden yittiklerindeyse ortada kanlı, tanınmaz bir et yığını kalmış olduğu). Ve hatta bu şiddetin bilimsel bir takım araştırmalar uğruna yapıldığı belirtilir. (syf.70)

Zaman zaman da karanlığın hakimiyeti ile umutsuz bir tablo karşımıza çıkar. (syf.31 İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerini, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç).

Karamsar tablo içinde, gecenin işçileri (syf.59 hep altta kaldığı duygusuyla bunalmış insanlardan mı derlendi? çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?) vardır. Gecenin işçileri ve vesair kötülüğün aslında içimizden gelen, doğal bir dürtü olduğunu ve bunun tükenmeyeceğini ve onlara karşı tetikte olmamız gerektiği belirtilir. (syf.117 içimizdeki kötüler, bozuklar, düşmanlar, ne ölçüde, ne çapta temizlik yapılsa gene de kolay kolay tükenmez; gene pusuya yatıp uyuştuğumuz, aldırışsızlık ettiğimiz anı beklerler. Ondan ötürüdür ki sürekli bir uyanıklık içinde bunların en küçük kımıltısını bile gözden kaçırmadan beklemeliyiz). Her ne kadar gecenin ve gececilerin hakimiyeti söz konusu olsa da (syf.185 gecenin işçileri attıkları dayaklar, yaptıkları deneylerle, işledikleri cinayetler, ya da, şu yoldaki, bu yoldaki baskılarıylakorku, yılgı, usanç yaratmakla kalmadılar. Kurnazca davrandılar; ele geçirilecek kapıları, su başlarını gürültüsüzce, ya da pek az gürültü çıkararak, adım adım ele geçirdiler) kimileri gündüzcüdür (syf.43). Ama gündüzcülere pek tahammül yoktur. Distopik bir hava içerisinde okuduğumuz bu satırlarda farklılığa tahammülsüzlüğü gözlemleyebiliriz.

Tam olayın içine girecekken, biraz hız kazanmışken yazar uyarıyı yapar (syf.56 başımı almış gidiyorum,önemli olan birtakım yolların olayı da, okuyanı da bir yerlere ulaştıramayacağını, buna karşılık ancak bir iki yolun sonuna dek gidileceğini okuyana sezdirmemek) ve bu uyarı ile hızımız düşer. Devamında ise toplumdan, şehirden uzakta olması tartışma yaratan bilgiler sarayı karşımıza çıkar (syf.65-66). Kocaman, alışılagelmiş mimari tarzının dışında inşa edilmiş bu yapının akla hayale sığmaz bir süs ve çalım düşkünü, gösteriş abidesi olduğu görülür. Bu yüzden buranın, otel, kumarhane ve hatta spor kulübü binası olduğu düşünülür. (syf.77)

Yazar, sık sık başa dönüp, varlıksal sorgulamalar ve yaşanan kişilik bölünmelerini okuyucuya aktarmaya devam eder. (syf.71 her şeyin içyüzünü biliyormuş da söylemiyormuş gibi gösterilen, yazılan kişi ile, bilen, söylemeyen ama söylemediğini belli etmekten de geri durmayan yazar arasındaki ince ayrımı nasıl tutabilirim denetim altında?… düzeltmen, yaratman, yazar, kitabın başında kaldı…) , (syf.97 yazar mı kararsız, kişi mi? bu defterin başından bu yana ”ben” diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi?). Yazar ayrıca, kendisini tedirgin hissettiğini de okuyucuya aktarmaktadır (syf.113 gene de, kimsenin haberi olmadan, birinin, bunu okumağa çalışabileceği duygusundan kurtulamıyorum. Beni bir gözetleyen olmadığına kalıbımı basabilir miyim?). Devamında, insanların da tedirgin ve hatta korku durumuna geçmeleri gerektiğini belirtir. (syf.116 ne var ki, insanlar, ancak gizliden, gerçek yüzü bilinmeyenden korkar daha çok. İnsanlar, korkmalı üstelik).

Sayfalar ilerledikçe, yazarın karanlığa alıştığına (syf.175 geceyi ne kadar tiksinç bulduğumuzu, gördüğünüzü anlatmak için yırtındıktan sonra, ışığın sizi ne kadar tedirgin ettiğini anladığınız gün, gölgeyi -giderek, karanlığı- nasıl da sığınılacak bir kucak, kuytu, sıcak bir koyun diye gördüğünüzden kafanıza dank ettiği gün, bu duruma düşebilirsiniz) ve hatta teslim oluşuna (syf.229 birden kör olduğumu sanacağım; ancak birkaç saniye geçince, gözlerim kamaştığını, ileride, uzakça bir yerde, yukarılarda, pek güçlü bir ışığın yanmakta olduğunu anlayacağım şahit oluruz.

Ve son olarak;

Burası, bu yer, şuan, bir düş mü, değil mi?