Savaşın Gerçek Yüzü: ”Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”

Savaşın Gerçek Yüzü: ”Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”

07/06/2017 0 Yazar: Selim Göncü

Bu kitap; ne bir şikayettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.
”Erich Maria Remarque, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”

1929 yılında Almanya’da yayımlanmaya başlanan Erich Maria Remarque‘ ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Özgün adı: Im Westen nichts Neues) adlı eseri toplumun tüm katmanlarının katı bir şekilde tahakküm altına alınmaya çalışılan (hukuk, siyaset, sosyal yaşayış vb.) Nazi Almanyası (Drittes Reich / Tausendjähriges Reich) döneminde, yakılan ve yasaklanan kitaplar arasına katılmıştır. Öyle ki, bu dönemlerde kitap yakma artık geleneksel bir hal almış ve gençler kitap yakmak için bir araya gelir olmuştur. (2.Dünya savaşı ve devamında gelişen olaylar ile ilgili güzel bir çalışma ve alttaki görsel için, tıklayınız. )

Roman, öğrencilerinin gönüllü olarak savaşa katılmasını arzulayan ve bu doğrultuda onlara nutuk çeken öğretmenin gazlamasıyla savaşa katılan bir grup gencin üzerinden savaşın anlamsızlığını ortaya koyuyor. (Biz dördümüz de ondokuz yaşındayız, dördümüz de aynı sınıfta talebe iken askere alındık. syf.3 ) & (Şube’ye gittiğimizde yirmi kişilik bir sınıftık biz. Bir kısmımız ilk defa, kışla avlusuna girmeden bir arada güle oynaya traş olan yirmi delikanlı. Gelecek için kesin planlarımız yoktu; bir hayat tarzı denebilecek şekilde pratik bir meslek düşüncesi pek azımızda belirmiş bulunuyordu; buna karşılık, hayata da, savaşa da idealize eden, adeta romantik bir karakter katan müphem birtakım fikirlerle doluydu kafamız. syf.14)

Henüz okul çağında gençlerin askere alınması ve bununla iftihar edinilmesi sadece bize özgü değil. Bizim tarihimiz de maalesef bu tarz atıflarla dolu. Zaman zaman ”mecburiyet” ön plana çıksa da bu övünülecek bir şey mi, emin değilim.

Öğretmenin Coşkulu Konuşması

Mecburiyet dedim. Oradan devam edeyim. Bize yansıtılan (İçimizden biri duraklıyor, bizimle gelmek istemiyordu: Jozef Behm, şişman, sevimli bir çocuk. Ama sonunda razı oldu, başka türlü de yapamazdı zaten. Belki daha birçokları onun gibi düşünmüşlerdi; ama hiçbiri katılmamazlık edemezdi; çünkü bu sıralarda anneler babalar bile hemen korkak damgasını yapıştırıyorlardı insana. syf.8) bu satırlardan çoğu zaman karşımıza çıkan, toplumun birey üzerindeki etkisinin ne boyutlarda olduğunu tahlil edebiliyoruz. ”Bireyin tercih hakkı yoktur, sadece uyması gereken kurallar ya da uyum göstermesi gereken koşullar vardır” anlayışı hakim gözüküyor.

Josef Behm, Arkadaşları Tarafından İkna Ediliyor.

Gençlerin yanlış şekilde yanlış yerlere yönlendirildiğini eseri okurken görebiliyoruz. Halbuki, bu gençler daha iyi bir noktaya yönlendirilebilirlerdi;  (Onlar onsekiz yaşındaki bizleri yetişkinler dünyasına; çalışma, vazife, kültür, ilerleme dünyasına; geleceğin dünyasına ileten yol göstericiler olmalıydılar. Biz zaman zaman, onları alaya aldık, onlara ufak tefek oyunlar oynadık, ama temelde inanıyorduk onlara. Daha geniş bir anlayış, daha insanca bir bilgi, düşüncelerimizde, temsilcileri oldukları otorite kavramıyla birleşiyordu. Şu var ki, gördüğümüz ilk ölü, bizdeki bu inancı paramparça etti. syf.9 ) 

Ancak, bu yönlendirmenin mevcut eğitim sistemi ve anlayışı ile mümkün olamayacağının da altı şu satırlar ile çiziliyor, (On hafta askerlik eğitimi gördük, bu süre içinde on yıllık okul hayatındakinden daha kesin bir biçime sokulduk. Parlatılmış bir düğmenin dört ciltlik bir Schopenhauer’dan daha önemli olduğunu öğrendik. syf.15) & (Binlerce senenin medeniyeti, bu kan sellerinin akmasına bile mani olamadıktan, bu yüz binlerce işkence zindanını kapatamadıktan sonra, bütün o yazılanlar, hepsi boş, hepsi yalan olsa gerek. syf.163)(Bertinck göğsünden vurulmuştu, az sonra da bir mermi parçası, çenesini dağıttı. Aynı mermiyle Leer’in de kalçası parçalandı. Leer inliyor, kolları üzerine dayanıyor, hızla kan kaybediyordu. Elimizden bir şey gelmiyordu. Birkaç dakika sonra boşa dönen bir boru gibi olduğu yere yıkıldı. Okuldayken iyi bir matematikçi oluşunun ne faydası vardı şimdi? syf.175 ) 

Sayfalar ilerledikçe, genç dimağların merhametsiz varlıklar olmalarına şahit oluruz. (Sert itimatsız, merhametsiz, kinci, kaba olduk. syf.18) & (Tehlikeli hayvanlar olduk şimdi. Savaş değil, ölüme karşı korunma bu bizim yaptığımız. Biz bombaları insanlara karşı atmıyoruz, şu anda insan minsan bildiğimiz yok, canımızı kurtarmak, canımızı kurtarıp öcalmak için yakıp yıkabilir, öldürebiliriz. syf.71) & (Karşıdan gelenlerin içinde baban bile olsa, hiç duraklamadan onun da göğsüne bir bomba yapıştırırsın! ) & (Öldürmek istiyoruz; çünkü karşıdakiler bizim can düşmanlarımız şimdi; tüfekleri, bombaları üzerimize çevrili. Biz onları mahvetmezsek onlar bizi mahvedecekler! syf.72) & (Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. syf.77) Bu masum gençler, birer ölüm makinesi olmuştur artık.

Askerlik, sivil hayatta pısırık olan, özgüvensiz bireylerin kendini tatmin ettiği bir yere dönüşmüştür. (Asker dediğin budur: Daima biri ötekine diş geçirir. Kötülük onların fazla güçlü olmasındadır sadece. Bir çavuş, bir neferin, bir teğmen bir çavuşun, bir yüzbaşı da bir teğmenin o derece iflahını kesebilir ki, adam çıldırır sonunda. syf.28) & (Bir sivil her istediğini hodri meydan yapabilir mi, hangi meslekte olur böyle şeyler? Çenesini dağıtıverirler adamın. İnsan bunu askerlikte yapabilir yalnız! Görüyorsunuz ya, insanın başına vuruyor! Sivilken, borusu, ne kadar az ötmüşse asker oldu mu o kadar azıtıyor insan. syf.28)

Sivilde Postacı Olan Askerin Gururlu Tavırları

Özellikle kendini tatmin etmek için aşağılık kompleksine sahip insanların tavırlarıyla askerler talimlerle meşgul edilirler. (Talimlerin yalnız siperlerde sona erdiğini, ama cepheden daha bir iki kilometre geride, saçmalıkların, selam durmaların, merasim geçişlerinin tekrar başladığını herkes bilir. Zira değişmez kanun: Nefer muhakkak meşgul edilmelidir. syf.29) & (İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet. syf.87) Evet, yoksa asker boş kalıp düşünmeye ve içinde bulunduğu saçmalıkları sorgulamaya başlar.

Talimlerle meşgul edilen askerler aslında üstleri tarafından kurbanlık koyun gibi ölüme hazırlanmaktadırlar. Bu noktada, savaşın çarpıcılığı okuyucuya yalın bir şekilde yansıtılır. (Akşamlar boğucu oluyor, toprakta buram buram sıcaklık tütüyor. Rüzgar bizden yana estikçe kan kokusu geliyor, ağır ve iğrenç derecede baygın bir koku. Mermi çukurlarındaki ölülerin kloroform ve çürümeyle karışık sıcak buharları, bize öğürtü ve fenalık veriyor. syf.79) & (Bu uçuk benizli yüzler; kıvrılmış eller; yine de ileri atılan, hücum eden bu zavallılardaki yürekler acısı o cesaret; yüksek sesle haykırmayı göze alamayan; göğüsleri, karınları, kolları, bacakları parçalanmış, anne diye inleyen; yüzlerine bakılır bakılmaz hemen susuveren bu sadık, bu zavallı insancıkların cesareti! syf.82) & (Bir gaz baskını bir çoğunu silip süpürüyor. Kendilerini bekleyen akıbeti sezebilecek hale gelmemişler. Bir barınak dolusu morarmış başlar, kararmış dudaklar buluyoruz. Bir mermi çukurundaymışlar, maskelerini vakitsiz çıkarmışlar; dipte gazın daha da uzun bir zaman kaldığını bilmemişler; yukarıdaki askerleri maskesiz görünce onlar da maskelerini sıyırmışlar ve çekmişler havayı içlerine; ciğerleri kavrulmuş. Durumları ümitsiz; kan kusa kusa, tıkanma nöbetleri içinde kıvrana kıvrana ölüyorlar. syf.83) & (Biz ağızsız, alt çenesi uçmuş, yüzü gitmiş adamlar görüyoruz; boşanan kanı durdurmak için kolundaki atardamarı dişleriyle sıkan biriyle karşılaşıyoruz. Güneş doğuyor, gece oluyor, mermiler vınlıyor, hayat sona eriyor. syf.85) 

Ve düşünüldüğü gibi bu çarpıcı savaşın bilançosu ağır olur. (“İkinci bölük, buraya!” Bu sefer ses daha kısık: “İkinci bölükten başka kimse yok mu?” Komutan susuyor, sorarken sesi biraz daha kısılıyor: “Hepsi bu kadar mı?” Ve emir veriyor: “Sağdan say!” Sabah kurşun renginde, biz buradan giderken mevsim yazdı henüz, ve biz yüzelli kişiydik. Şimdi üşüyoruz, sonbahar, yapraklar hışırdıyor, sesler yorgun dökülüyor: “Bir… iki… üç… dört…” ve otuzikide duruyor ses. syf.86)

Savaş sonrası ya da izin zamanlarında evlerine dönen askerler normal hayata uyum sağlamakta zorlanırlar. (Kendimi eve atıyor, üniformayı çıkarıp bir köşeye fırlatıyorum; çıkaracaktım zaten. Dolaptan sivil elbisemi çıkarıyor, onu giyiyorum. Yadırgıyorum bu elbiseyi. Enikonu kısalmış, daralmış, askerde boy atmışım. Yaka da, kravat da zorluk çıkarıyor bana; sonunda kravatımı ablam bağlıyor. Ne hafif bu elbise; insan yalnız don gömlek giymiş gibi oluyor. Aynada kendime bakıyorum. Tuhafıma gidiyor bu görünüş. syf.103) Artık, ruhları tahribata uğramıştır ve bundan kaçış yoktur. (Farkında olmadan yıprandığımı bugün anlıyorum. Buraya alışamıyorum bir türlü; yabancı bir alem. Kimi bir şeyler soruyor, kimisi de hiçbir şey sormuyor; sormamakla övündükleri de yüzlerinden okunuyor. Yalnız kaldığım zamanlar pek memnunum; beni kimse rahatsız etmiyor. syf.106)

Bu kadar tahribata sebebiyet veren savaşın çıkmasını kim istedi peki. Kimse karşı duramaz mıydı? (“İmparator hayır deseydi harb olur muydu?” “Bence olurdu şüphesiz!” diye söze karışıyorum. “İmparator da hiç istememiş nitekim.” “Eh o istemediyse, dünyada daha yirmi otuz kişi hayır deseydi o zaman olmazdı her halde!” “Her halde!” diye tasdik ediyorum. “Ama harbi asıl isteyenler de o yirmi, otuz kişidir.” “İnsan düşününce komik geliyor!”syf.126) Üstelik, herkes kendini haklı görür. (“Biz vatanımızı savunmak için buradayız. Ama Fransızlar da kendi vatanlarını savunmak için hurdalar. Peki kim haklı?” “Belki her iki taraf da!” diyorum inanmaksızın. “Olabilir!” diyor Albert, beni çıkmaza sokmak istediğini anlıyorum yüzünden. “Fakat bizim profesörler, rahipler, gazeteler yalnız bizim haklı olduğumuzu söylüyorlar; dileriz öyle olsun! Fransız profesörleri, rahipleri, gazeteleri ise yalnız kendilerinin haklı olduklarını söylüyorlar; peki, bu nasıl oluyor?” “Bilmem orasını.” diyorum. syf.126)

Her ne kadar karşı durulamasa da vicdanları rahatsız olanlar çıkar. (“Arkadaş, ben seni öldürmek istemedim. Bu çukura bir daha atlayacak olsan, sen de akılsızlık etmediğin takdirde, yapmam böyle bir şey… Senin, benim gibi bir insan olduğunu ben ancak şimdi görüyorum. Ben senin el bombanı, süngünü, silahlarını düşündüm; karını, yüzünü, ortak taraflarını ben şimdi görüyorum. Affet beni arkadaş, biz bunları daima çok geç görürüz. Ne diye bize boyuna söylemezler, sizin de bizler gibi biçare yaratıklar olduğunuzu, sizin annelerinizin de bizimkiler kadar endişe ettiğini, hepimizin ölüm karşısında hep aynı acıları yaşadığımızı ne diye söylemezler?.. Affet beni arkadaş, sen benim nasıl düşmanım olabilirsin? Biz bu silahları, bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin, Kat gibi, Albert gibi. Al ömrümden yirmi seneyi arkadaş, al da kalk! Al daha fazlasını, ben bu ömrü ne yapacağım, artık bilmiyorum çünkü.” syf.139)

Paul, Aynı Sipere Düştüğü Düşman Askerine Yardım Ediyor.

Nihayetinde savaşın sebebi sorgulanır. (Ben gencim, yirmi yaşındayım; ama hayat namına ümitsizlikten, ölümden, korkudan, bomboş bir sathiliği ıstırap uçurumlarına zincirlemekten başka bir şey bildiğim yok. Milletlerin birbirlerine karşı itildiklerini; susarak, cahilce, delice, uysal ve masum, birbirlerini öldürdüklerini görüyorum. Dünyanın en zeki kafalarının, silahları ve sözleri, bu işleri daha ustaca yapmak, daha devamlı kılabilmek için icadetmiş olduklarını görüyorum. syf.164)

Vosges’den Flandre’a kadar bütün cephenin dilinde dolaşan hikayelerden birini anlatıyor,
Kat:
— Doktor muayene esnasında isimleri okur, karşısına gelenin yüzüne bakmadan: “Sağlam!Cephede asker lazım bize!” dermiş. Sıra tahta bacaklı birisine gelmiş, adam, doktorun önüne doğru yürümüş, doktor ona da, silahlı asker, demiş, çıkmış işin içinden.
Adam da doktora şöyle demiş:
— “Bir ayağım tahta! Ama cepheye gider de kellemi de kaybedersem bir tahta kafa yaptırtacağım kendime, ben de doktor olacağım.” syf.173

Savaş sona erdi, artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Bunca can yitirildikten sonra, barış sözleri havada uçuşmaya başlar. (Sonbahar. Eskilerden artık çok kimse kalmadı. Bizim sınıftan yedi kişinin sonuncusuyum ben. Herkesin ağzında barış, mütareke sözü. Herkes bekliyor. Yeni bir hayal kırıklığı mahvedecek hepsini; ümitler o kadar kuvvetli; dinamitlenmedikçe söküp atmak imkansız. Barış olmazsa, ihtilal hazır. syf.180)

1918 Ekiminde vurulup öldü. Vurulduğu gün bütün cephe sessiz sakindi gayet; öyle ki, resmi tebliğler, batı cephesinde kayda değer yeni bir hadise olmadığı cümlesiyle yetindiler. Yüzükoyun düşmüştü, toprakta uyur gibi yatıyordu; tersine çevirdikleri vakit fazla acı çekmeden ölmüş olduğunu gördüler.. Yüzünde öyle sakin bir ifade vardı ki, kaderine memnundu adeta. syf.181

Savaşın anlamsızlığının, genç neslin bilim, teknik ve sanat ile uğraşacakları yerde, kimi çevrelerin ve grupların çıkarları doğrultusunda ölmesinin çarpıcı bir şekilde ortaya konulduğu eserin, nazi almanyasının politik hedeflerini baltalayıcı bir etki bırakması muhtemeldi. Bu yüzden bu eser başlatılan cadı avından nasibi alarak yakıldı ve yasaklandı ancak bu eylemler eserin unutulmasına engel olamadığı gibi daha da cazibe kazanmasına, sesinin duyulmasına aracılık etti.