Tasavvuf ve Roman İlişkisi: A’mak-ı Hayal Üzerinden Vahdet-i Vücud Okuması

Tasavvuf ve Roman İlişkisi: A’mak-ı Hayal Üzerinden Vahdet-i Vücud Okuması

10/04/2017 1 Yazar: Selim Göncü

Erenlerin çoktur yolu,
Cümlesine dedik beli.
Gören bizi sanır deli,
Usludan yeğdir delimiz…

A’mak-ı Hayal, tipik bir islamcı düşünür olarak Ahmet Hilmi‘nin, materyalist görüşlerin manevi çöküntü yaratacağı endişesiyle kaleme aldığı, tasavvuf ve manevi derinlikler barındıran Vahdet-i Vücud temelli bir eser. Tasavvufi düşüncenin yanı sıra, uzak doğu inançları da kitapta yoğun bir şekilde yerini alıyor.

Kitabı iki bölüme ayırabiliriz. 1.Bölüm‘de hikayenin ana kahramanı Raci (Raci, dindar bir ailede yetişmiş ve iyi bir tahsil görmüş bir gençtir) mektebi bitirince bilgisini daha da artırmak için çeşitli kitapları incelemeye başlamış fakat bir müddet sonra elde ettiği bir yığın bilgiye rağmen kendini şüphe ve huzursuzluk içinde bulmuştur. Küfür ile imanı, inkar ile ikrarı, tasdik ile şüpheyi aynı anda yaşadığı inancındadır.

Bu ikilikten ve diğer şüphelerden kurtulmak için, maddi ve manevi ilimlerde ilerlemiş alimlerle görüşür ancak derdine çare bulamaz. Günün birinde, şehrin mezarlığındaki kulübede yaşayan, ney üfleyip gazeller söyleyen Aynalı Dede ile karşılaşır.

Ancak ben varım. Zira ki hiçim, yokum. Vücûdum mutlaktır (hiçbir şeyle kayıtlı değildir). Fenâ (yokluk), kayıtlı olana vardır. Hiçbir şeyle kayıtlı olmayan şey “Varlık”tır. Vardır. (syf.13)

Raci ruh ve madde alemi hakkındaki şüphelerinden kurtulmak için meselelerini Aynalı Dede’ye anlatarak yardım ister. Ve ikisi sıklıkla görüşürler. Bu görüşmelerde hayalin derinliklerine (A’mak-ı Hayal) doğru çıkılan bir yolculuk eserde bölümler halinde yer alır ve her bölümde Raci’nin bir şüphesi yok olur.

Çok şaşırmıştım, istemeden söze karıştım:

-Acayip! Varla yok eşit olur mu? Mesela ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu iki hal arasında fark yok mu? Dedim. Deli, başını çevirdi. Kahkahayı kopardı:

-Vay! Sen varsın ha! Acaba var mısın….? Dedi. (syf.13)

2.Bölüm‘de ise, Raci’nin tımarhaneye düştüğünü okuruz. Raci’nin gözünden mekanın ve şahısların betimlenmesini okuruz. Raci’ye Aynalı Dede’den bir takım yadigarlar kaldığını öğreniriz.

Delilerin cinnetini tetkik, ihtimal ki, akıllılık davasında olanların yaptığı işler içinde en makul olan kısımdandır. (syf.100)

Raci, Aynalı Dede’den kendine kalan yadigarları karıştırırken bir deftere denk gelir ve defterde yazan arifane şiirleri, hikmetli sözleri ve bir takım anıları okumaya başlar.

Gecem birçok düşünceler ve maziyi anmakla geçti. Ertesi sabah Baba’nın bıraktığı yadigârı hatırladım. Hüzün dolu kulübemize girdim. Bıraktığı dağarcık (torba) ufak bir şeydi. Açtığım zaman yadigâr olarak bana kalan eşya bir büyük, iki küçük cezve, dört beş fincan, yüz dirhem kadar şeker ve kahve, bir parça el yazması Kur’ân-ı Kerim, ufak bir cep defterinden ibaretti. Kulübeyi tamir ettirdim. Artık dünyevî meşgaleden âzâde kaldığım zamanları burada geçiriyordum. Defterdeki hatta bakılırsa, merhum Baba’nın yazısı pek hoş ve ince gibi olduğu ve gözü kendisi gibi yazısının da okşadığı görülüyordu. Birçok ârifâne şiir ve hikmetli makalelerin bulunduğu defterin birkaç fıkrasını, herkesin duymasında mahzur olmayan ve bilakis yararlanmayı gerektiren şeyler olduğundan aşağıda yazmaya başlıyorum. (syf.131)

Özetle, A’mak-ı Hayal’de bize aksettirilen vahdet-i vücud anlayışı; tasavvuf ehline göre kendiliğinden var olan varlık ya da vücud birdir; o da Allah’ın varlığıdır. Bu varlık ezelidir; değişme, yenilenme vb. kabul etmez. Ancak Allah, zatıyla değil; sıfat ve fiilleri itibariyle asla değişikliğe uğramaksızın tezâhür ve tecellî etmektedir. Tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O’nun varlığı ile ayakta durmaktadır. (sufi metafiziği)

Buraya kadar sabırla okuyan okuyucuya : Zahid Bizi Tan Eyleme!