Türk Edebiyatı’nda Sansür 2: ”Hakkari’de Bir Mevsim”

Türk Edebiyatı’nda Sansür 2: ”Hakkari’de Bir Mevsim”

07/10/2017 2 Yazar: Selim Göncü

Türk Edebiyatı’nda Sansür 1: ”Yılanların Öcü” yazısını da okuyunuz…

Ferit Edgü‘nün 1984 Berlin Film Festivali‘nde dört ödül alan, ülkemizde sıkıyönetim ile yasaklanan ”O” ya da daha çok bilinen ismiyle ”Hakkari’de Bir Mevsim” adlı eseri ve bu eserden uyarlama 1983 yapımlı filmi eş zamanlı olarak inceleyelim.

Şiirsel bir dille Toplumsal gerçekçilik etkisinde icra edilen bu eser hakkında Melih Cevdet Anday‘ın da belirttiği gibi,

“O”yu [Hakkari’de Bir Mevsim] sadece gerçekçi bir roman saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü’nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü “O” gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor.

Şahsen, hem tarz hem de üslup olarak çok etkilendiğim bir kitap oldu. Okudukça içine çeken, çok samimi bir anlatımı var. Hikaye-anı-şiir hepsi bir arada ve uyum içerisinde. Mekanlar, kişiler ve olaylar gözünüzde canlanıyor sayfaları çevirdikçe. Hikayeye baktığımızda ise bize yaşayış ve anlayış olarak uzak diyarlar. Ancak okurken ister istemez empati kuruyorsunuz. Vicdanınızla, kalbinizle ilerliyorsunuz.

Kitap Kapağı

1983 yapımı filmde ise Genco Erkal, Şerif Sezer, Macit Koper gibi usta oyuncular yer almıştır. Kitap uyarlaması olan film ile bir çok medeniyetin gelip geçtiği coğrafya hakkında izlenimler, yerel halkın kültürel ve günlük yaşantıları hakkında bilgiler elde etmek mümkün. (Zaten, Hakkari’nin eski bir yerleşim yeri olduğunu yapılan kazılardan anlıyoruz;  Hakkari’nin Gizemli Taşları)

Filmden Bir Kare

Kitabı okumayanlar için, kitapta işlenen hikayenin geniş bir özeti; 

Kitap, kendini sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan isimsiz kahramanı, -gerçekleşip gerçekleşmediği belirsiz bir kaza sonucu – kendisini yabancı olduğu bir zaman ve mekanda bulması ile başlar. Hikayenin kahramanı, denizden dağa düşmüştür ve Hak. kentinin Pir. köyündedir. Adını, hatta aynadaki yüzünü dahi tanıyamayacak kadar kendine ve herkese yabancıdır.

2000 rakımlı, 13 haneli, 114 nüfuslu köyün halkı ve kendisiyle tercüman aracılığıyla konuşan Bilge Muhtarı ondan çocuklara okumayı yazmayı, hesap yapmayı öğretmesini ister ve ağlarla örülü karanlık bir oda verirler. Bu oda sınıf haline getirildikten sonra ders araç-gereçlerini temin için il merkezine giden öğretmen, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde vurdumduymazlıkla karşılaşır. Çocukların defter-kalem ihtiyaçlarını karşılamayı kendisi üstlenir. Şehirde tanıştığı Süryani kitapçı ona kimsenin bilmediği bir dilde yazılmış kitaplar ile bir harita ve tılsımlı bir mühür hediye eder. Şehirde iki gün geçirmek zorunda kalan öğretmen kendisini ötekileştirerek “ben, O’yum” der.

“O” ile “Süryani Kitapçı”

Ertesi gün vali tarafından çağırılan O”, kendisine yazılmış isimsiz mektupları alır. Bu mektuplar ona kendisini ve hayatındaki diğer insanları tanımadığını anımsatır. Kendisininki dahil kimsenin yüzünü hatırlamaz. Ertesi gün berber aynasında gördüğü kendi yüzü ona bir şey ifade etmez. Nihayet gerekli malzemeleri temin edip bir kamyonun arkasında köye vardığında köyde salgın hastalık başladığını, bebeklerin birer birer öldüğünü görüp çaresizliğe kapılır.

Aynı gün köyün onaltısı erkek, beşi kız yirmibir çocuğuyla derse başladığında birbirlerinin dilini bilmedikleri için öğrencileriyle anlaşmakta sorun yaşar. Türkçe dersi verip kendisi de onların dilini öğrenerek ortak bir dile ulaşmaya çalışır. Romanın sonunda karşılıklı birbirlerinin dilini öğrenmeyi başarırlar.

Öğretmen, isimsiz mektuplar almaya devam eder. Mektuplarda yazması telkin edilir, ama o niyetlense de bir türlü başlayamaz. Kendisine mektupları getiren Halit, öğretmenle aynı dili rahatça konuşan tek kişidir. Felsefe yapan, çevresindekilerce yalancı olarak tabir edilen Halit, öğretmen gibi köyün yabancısıdır ve gizemli bir öyküsü vardır.

Halit’in, Süryani kitapçının ve köylülerin parça parça verilen öyküleriyle köyün genel görünümü verilir. Öğretmen içinde bulunduğu durumu yavaş yavaş kanıksar. Ancak köyde salgın devam etmektedir. İl merkezine doktor talebiyle yazdığı dilekçeler sonuçsuz kalır. Yaşadığı ölüm korkusu ve derin yalnızlık sonucu, öğretmenin bilinci bulanıklaşmaya başlar.

Karların erimesi ile köy yolu açıldığında köye gelen müfettiş, “O” nun köyün zor yaşam koşullarına dayanabildiğini, çocuklara okuma-yazma öğrettiğini ve bu arada birbirlerinin dilini anlayabilecek kadar ilerlediklerini görünce şaşırır ve öğretmeni tebrik eder, artık istediği yere gidebileceğini söyler.

Öğretmen son dersini yapar. Aslında, öğrencilerine öğrettiği her şeyi unutmalarını söylemek ister çünkü öğrettiği bilgilere belki de hiç ihtiyaçları olmayacaktır ve belki de bilmek beraberinde acı, hayal kırıklığı getirecektir.

Son Ders

Katır üstünde köyden geri dönerken Halit onu karşılayıp bir uçurum kenarına götürür. Aşağıdaki köyde bir tekne vardır. Halit, onun için bulup onardıklarını söyler. Denize Irmağın kıyısına inip Halit’le vedalaşan öğretmen, denize ulaşmak üzere yeni bir yolculuğun eşine gelir. Yıllar sonra bir deniz kıyısında bu yaşadıklarını yazar.

Kitap İncelemesi

Kitap syf. 23 – 24 / Film 14.48 – 16.30

Zil çaldı. 

Çocuklar odaya (sınıf) doluştular, pantolonları yırtık, entarileri renk renk yamalardan oluşan, burunları akan, aktıkça çeken,…,başka dilden bir soru sorduğumda cevaplamayan, gözlerini korkuyla gözüme diken, saçları makasla kırpılmış oğlanlar, uzun saçlı dibi bit ve sirkeyle dolu kızlar, taşıt lastiklerinden yapılmış ayakkabılar, hiçbirinde çorap yok, bazılarında ayakkabı da yok, yalınayak, karlar üstünde yalınayak çocuklar, mosmor ayaklı yalınayak çocuklar, önlerinde defter, kalem, kitap olmayan çocuklar ….

Kitabın bu kısımlarında, yöre halkının fakirliği, imkansızlığı üzerinde durulmuş. Çarpıcı ifadeler ile okuyucuya bu durum hissettirilmiştir.

Kitap syf. 25 – 64  / Filmde bu sahneler yer almıyor.

Kente gelen öğretmen, valilik binasının önündeki görevliye, kendini tanıtıp ilgili kimseleri soruyor. Görevli, seninle kimse ilgilenmez, boşa uğraşma diyerek vazgeçirmeye çalışsa da, öğretmeni sonunda milli eğitim bakanlığının odasına götürüyor. Öğretmen, odada bulunan iki kişiye, eksikleri, ihtiyaçları anlatıyor. Ancak, köye dönüş için 2 gün beklemek zorunda kalıyor çünkü en erken otobüs 2 gün sonradır. Handa konaklıyor, kent içerisinde esrarengiz bir kitapçı ile karşılaşıyor. Kitapçı da öğretmen gibi buraların yabancısıdır. Vali ile görüşme yapılıyor, ihtiyaçlar alınıp köye geri geliniyor. 

Buraya özet olarak yazdığım bu kısımlarda bürokratik engellerden söz ediliyor. Ulaşımdaki aksaklıklar, kent merkezindeki kitapçı ile yaşanan konuşmalar da ek olarak dikkat çeken noktalar. Kitapçı ile geçen konuşmalarda bölgenin en zengin kitapçısının kendisi olduğunu ve elinde 101 adet kitap bulunduğunu öğreniyoruz.

Kitap syf. 64 – 71 / Film 42.15 – 43.25

Defter, kalem tedarik edilmiş ve ilk ders başlamıştır. Öğretmen, öğrencilerden bildikleri kelimeleri yazmalarını, daha sonra da bunları okumalarını istemiştir. Ortaya çıkan sonuç hüzün verici olsa da öğretmen yine de umutsuzluğa kapılmamıştır. 

Sayıları 50’yi bulan kelimeler arasında geçen tek fiil ölmek, tek sıfat kuru’dur. Diğerleri ise -beklenildiği gibi- taş, dağ, toprak, peynir, buğday, jandarma, mezar, ilaç, köpek vb. kırsal hayatı çağrıştıran kelimelerdir. Bu durum sonucunda öğretmen, yeter de artar diyerek motivasyonunu kaybetmemiştir.

Yazıyı buraya kadar sabırla okuyan okuyucuya dinlemesi için, Ferit Edgü’nün bahsi geçen eserini hem okurken hem de okuduktan sonra aklıma gelen Erkan Oğur üstadın yorumu;