Türk Edebiyatı’nda Sansür 3: ”Sırça Köşk”

Türk Edebiyatı’nda Sansür 3: ”Sırça Köşk”

23/07/2018 1 Yazar: Selim Göncü

Bu yazıdan önce;

  1. Türk Edebiyatı’nda Sansür 1: “Yılanların Öcü”
  2. Türk Edebiyatı’nda Sansür 2: “Hakkari’de Bir Mevsim”

yazılarını okuyabilirsiniz.

Ülkemizde sansürlenen, yasaklanan, sınırlama getirilen, toplatılan, basımı durdurulan vb. sorunlarla cebelleşen edebiyat eserleri ve bu eserlerin sinema uyarlamaları hakkındaki yazılarımdan oluşan yazı serisinin 3. bölümüne geldik.

Bu yazımda, Sabahattin Ali‘nin ”Sırça Köşk” adlı kitabındaki “Sırça Köşk” öyküsüne değineceğim. Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önce yazdığı bu son kitabın içerisinde, Sırça Köşk dışında ayrıca 3 öykü daha bulunmaktadır.

(Sırça Köşk; camdan yapılmış lüks, zarif ancak dayanıksız bir yapıdır.)

Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yayımlanan Sırça Köşk adlı öyküsü, ”devlete başkaldırı” iddiasıyla yasaklandı. Soluksuz okunan Sırça Köşk, sadece 5 sayfalık bir öykü. Gerçekten de soluğunuzu tutup okuyabiliyorsunuz 🙂 Buradan o zamanki otoritenin ne kadar hassas olduğunu da anlamış oluyoruz (!)

Sırça Köşk’ü okumayanlar için özet geçelim, 

Tembel ve gittikleri hiçbir yerde barınamayan üç arkadaş bir kente gelirler. Yolda gelirken içlerinden biri kendilerini rahat ettirecek bir yol bulur. Bu yol icabı geldikleri kentte dolaşıp, herkesin duyacağı şekilde ve şaşkın bir edayla “Bu ülkenin sırça köşkü nerede?” diye sorarlar. Sırça köşkün ne olduğunu halk merak eder. Üç tembel arkadaş Sırça Köşk’süz kent olmayacağına onları inandırıp bir sırça köşk yaparlar. Köşkü gittikçe büyütürler. Sırça köşkün ihtiyaçları giderek artar, oraya giren hazır yemeye alıştığından oradan ayrılmak istemez, dışarıda kalanlar da oraya girmeye çalışırlar.

Sırça köşk giderek halka yük olmaya başlar. Halk, üç uyanık arkadaşa sorular sorar, bunlara uygun birer cevap alırlar. Sırça köşkün ihtiyaçları karşılanamadığında, sırça köşktekiler zora başvurur. Halkın yiyeceğini, içeceğini zorla alır, itiraz edenleri sırça köşkün bodrumuna kapatırlar. Halk bu beladan kurtulmaya çalışmaz, sırça köşkün adamları da köşkün hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğu düşüncesini yayarlar, safları inandırır, inanmayanları hile ve zorla sustururlar. Zamanla halkın vereceği bir şey kalmaz. Son koyunlarını da bir emirle getirirler. Bu durumda halkın artık korkmayacağını bilen üç tembel arkadaşın elebaşı sesini tatlılaştırarak halk için yaptıkları fedakarlıkları anlatır.

Getirdikleri koyunların hepsini yemediklerini bir kısmını geri vereceklerini açıkladıktan sonra kellelerin halka dağıtılmasını emreder. Kelleler dağıtılır. Biri bakar ki kellelerin beyni yok. Kellelerin dili ve gözü de yoktur. Kellelerin beyin, göz ve dillerinin olmayış nedenini sorduklarında “Siz onları ziyan edersiniz” cevabını alırlar. İçlerinden biri “bana böyle başın lüzumu yok” diye kelleyi fırlatınca sırça köşkte bir delik açılır. Herkes elindeki kelleyi fırlatınca, sağlamlığına inanılan köşk tuzla buz olur. Halk normal yaşayışına döner.

Öykü, bir nasihat ile son bulur; 

Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuz buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.

Kıssadan hisse, 5 sayfalık kısa ama öz bir öykü Sırça Köşk. Evet, öyküden anlaşılacağı üzere bürokrasinin, israfın, gereksiz harcamanın, lüks ve şatafatın varlığı sorgulanıyor. Halkın aptal yerine konulması ise ayrı bir konu. Başta ciddiye alınmayan halkın bilinç düzeyinin artması, halkın artık korkmaması otoriteyi endişelendiriyor. Otoritenin yumuşaması da artık nafile ve sonuç kaçınılmaz oluyor.