Türk Edebiyatı’nda Sansür 4: “Medar-ı Maişet Motoru”

Türk Edebiyatı’nda Sansür 4: “Medar-ı Maişet Motoru”

15/07/2019 0 Yazar: Selim Göncü

Bu yazıdan önce;

  1. Türk Edebiyatı’nda Sansür 1: “Yılanların Öcü”
  2. Türk Edebiyatı’nda Sansür 2: “Hakkari’de Bir Mevsim”
  3.  Türk Edebiyatı’nda Sansür 3:  “Sırça Köşk”

yazılarını okuyabilirsiniz.

Serinin bir önceki yazısında Sabahattin Ali’nin 1947 yılında yayımlanan Sırça Köşk adlı öyküsünün, ”devlete başkaldırı” iddiasıyla yasaklandığını yazmıştım. Bu yazıda ise, odak noktam Sait Faik Abasıyanık‘ın ”Medar-ı Maişet Motoru” adlı romanı olacak.

Yazar, romanda kahramanlarından birine ”eski bir asker kaputu” giydirmiş olduğu için 1944 yılında yayımlanan bu roman sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı. Halbuki, o dönemlerde yazar ufak bir google araması yapabilseydi, revaçta olan kaput modellerine rahatlıkla ulaşabilirdi.

Kitabın basımını üstlenen İş Bankası Kültür Yayınları tarafından şu açıklama ile başlayalım,

Medar-ı Maişet Motoru Sait Faik’in kaleminden çıkan ilk romandır. Henüz Yeni Mecmua’da tefrika edildiği sırada (1940-41) dönemin baskıcı siyasi ortamında sakıncalı bulunup roman olarak yayımcı bulmakta zorlanacak ve Sait Faik’in annesinin maddi desteğiyle Ahmet İhsan Basımevi’nden 1944’te yayımlanacaktır. Ancak dağıtılmaya başlanmışken bakanlar kurulu kararıyla toplatılan roman, kimi paragrafları çıkarılarak Birtakım İnsanlar adıyla 1952 yılında okuyucusuna kavuşur.

İş Bankası Kültür Yayınları olarak Medarı Maişet Motoru üzerinde yıllardır süren sansürü kaldırıyor ve “tehlikeli” bulunarak çıkarılan kısımları koyu harflerle vererek yapıtı eksiksiz bir şekilde sunuyoruz.

Sansürlenen kelimeleri ve cümleleri sayfa sırasıyla ekleyeyim;

==========
Sayfa 11
Diyebiliriz ki, aynı ahenkten anlayan bir başka berber bu makas şıkırtısıyla Mors alfabesiyle çıkarılan manalar çıkarabilir.
==========
Sayfa 11
Kendisini şimdiden geniş, hür fikirli adam gibi görüyordu.
==========
Sayfa 12
çok rustik
==========
Sayfa 14
natıkası
==========
Sayfa 15
Olmazsak işimiz bozuktur.
==========
Sayfa 90
İlk insanların, karada, kendilerine mahsus birkaç dönüm arazileri muhakkak varmış. Bütün anlaşamamazlık belki de kuvvetlinin zayıftan aldığı toprak yüzünden çıkmış. Hâlâ da çıkmakta…
==========
Sayfa 90
Bu ne bir çiftlik sahibi olmak arzusu ne de ağa olmak yoludur. Diyeceksin ki, “Bu, yalnız senin hayatın boyunca böyle olur da çocukların, ağır ağır ağa olmaya giderler.” Gidemezler! Oğullarımız bizden daha bilgili, daha müsamahakâr, daha mütekâmil olmaya doğmadan namzettirler. Onlardan korkum yok.
==========
Sayfa 91
Dünya yüzünde bir sürü sahibi olmak gayesiyle değil, bir sürüyü kendi saadetimiz namına idare etmeye memur edilmeyi büyük bir şeref addederdin.
==========
Sayfa 91
Başka insanların sürüsünün doğurduğunu görmekle bahtiyardır.
==========
Sayfa 91
Evet, sürü bizim ama etraf köyler de bizim sürüden istifade edebilecek vaziyette. Hem ne olursan olsun… Nasıl olursa olsun, zengin olmamıza imkân yok, korkma! Hiçbir şey çalmış olmayacağız.
==========
Sayfa 94
Kendi kendine dersin ki: “Yarabbim! Bir insana, bir senede şu verdiğin buğday, mısır, patatesi yirmi beş köylü bir kasabaya versen o kasaba da, köyleri de doyar!” Ben, harman zamanı onun tarlalarını dolaşır, akşam vakti ırgatlarla beraber harman savururum. Rüzgârın samanı alıp karşıya yığdığını, buğdayın ağır, sarışın küme yapıldığını seyrederken toprağı öpeceğim gelir.  Akşamları yarım lirasını almış giden, boynum kalınlığında bilekli çocukların feragati beni kıvrandırır, kahvelerinde oturur, önüme gelenle kavga ederim. Bana toprak sahibi olmaktan bahsetme arkadaş! Toprağın asıl sahibi onunla dövüşendir. Arabayla, kırbaçla, bir yağız atla mağrur, harman savrulurken seyretmek, toprak sürülürken cıgara yakmak, patatesler çıkarken ceviz gölgesinde uyuyup uyanıp, “Hadi karılar, biraz gayret!” demekle çalıştım zanneden adamın benim nazarımda kıymeti yoktur. Ben şu karıncalara basamam. Karıncalara basmamak için gözlerim önümde yürürüm. Ama bu herifin gırtlağına basarım.
— Canım öyle deme adaş. Evet, beş bin dönüm arazisi olan adamlar için belki hakkın var ama, bir üç yüz dönümle insan başkalarının hakkına tecavüz etmiş sayılmaz.
— Anam! Adaşım! Bilmezsin sen bu insanı yavrum! Doymaz…
==========
Sayfa 94
Ormandan çingeneler her sene dünya kadar ağaç devirirler. Ne yapsınlar? Halbuki çingenelere sepet örmek için, beş on dal lâzımdır. Hem de en deli, en işe yaramaz dallar. Vermez beyim! Bedava vermez, parayla da… Onlar da bilerek, zulüm olsun diye, gider, koca ağacı devirirler. Yakın köyün halkı, bu tembel adama diş biler. Koyunlarını çalarlar. Köpeğini öldürürler. O, fırsat buldukça, ödünç para bularak yine arazi alır.
==========


Sayfa 95
İşletse, kendisi istediği kadar zengin olmuş, nihayet herife kızarım, acımam.
==========
Sayfa 95
Sana bir nasihat:Bir insanı yanında uşak gibi kullandıracak her işten sakın! İnsanoğlu birbirinin uşağı değildir, olamıyor. Sen o uşak gibi gözükene bakma! Ben en köpek ruhlu insanın birdenbire köpürdüğünü, menfaatim ayaklar altına aldığını gözümle görmüşümdür. Hem bizim yaratılışımızdaki insanlar birbirine sevgi için doğmuştur. Sana demiyorum ki bir su kıyısında bir elli, yüz dönümlük arazi alma! Bir de iyi arkadaş bul yanma. Harmanını köylülerle beraber yap. Bir gün o harmanda sen çalışırsın, ertesi gün, öteki köylünün harmanına gidersin. Şimdi köylüler böyle yapıyorlar, biliyor musun? Ne hoş şey! Ha, değil mi?
==========
Sayfa 96
Bu dünya er geç, hatta benim bile ümit etmediğim şekilde, insanı hayretlere garkedecek şekilde, düzelecektir. Eh! O zaman biz de, bize düşen vazifeyi yaparız. Uşak olamam. Tüccar mı olayım? Hangi köylüden, hangi malı, hangi insan hesabına, hangi namuslu rayiçle alacağım. Bu işte benim vazifem ne olacak?
==========
Sayfa 96
Ben “….” kazasının “…” köyünde muallimim.
==========
Sayfa 97
Daha güzel, daha yepyeni bir dünya da tahayyül etmiyor değilim…
— Şu dünyandan da biraz bahsetsene.. Hadi! Ne olur?
— Bahsetmesine ederim. Ederim amma, pek şairane olur kardeşim. Halbuki bu hiç de şairane bir dünya değildir. Gece yatağımda yatarken o dünyayı düşünürsem, elle tutuyormuş gibi oluyorum. Bahsetmeye kalktım mı şairaneleşiyor. Kabahat bende galiba.
— Biraz.
— Biraz değil, pek çok. Mamafih, mademki pek istiyorsun: Benim dünyamda boş laflar bitmiştir. Büyük laflar söylenmez. Kimse kalkıp, “Şöyleyim, böyleyim, şöyleyiz, böyleyiz, böyle yapacağız” demez. Yapar. Hiç kimse şaraplı, av etli, meyveli yemekten sonra çıktığı gezintide ağzının kokusunu burnunun dumanını yüzümüze üflemez. Yahut bizimle aynı kötü elbiseleri giyip, aynı cıgaraları içiyor görünerek evine saadetler, ocağını bin sene tüttürecek erzakı, refahı yığmaz. Muhabbetler ne ana, ne baba, ne çocuğa matuftur, insanoğluna.. Böyle bir dünyanın açı yoktur. Su kıyısında serseri değil, şairi gezer. Yozgat’a deniz, İstanbul’a Yozgat gündüzleri karışmıştır. Memleketler şu veya bu avantajından dolayı özlenilmez. Deniz seyretmeye gidilebilir. Çalışmak hesaplıdır. Ekilmeyen yer yoktur. Beyhude ormanlar, beyhude göller yoktur. Mevsimler beyhude gelmez.
— Yahu bunun şairlik neresinde? Bu hepimizin istediği şey.
— İstediği şey mi? Bu kolay mı olur sanırsın? Bunun neleri, ne garip cilveleri vardır. Bilmez gibi yapma!
— Onları anlat bakalım filozof.
— Başka bir gün. Hem ben sana doğrusunu söyleyeyim mi? Ben ne istediğini adamakıllı bilen birisi değilim. Yalnız bildiğim bir şey varsa o da, başkaları iyi şeyler yaparsa derhal anlıyorum. Ben hakiki bir köylüyüm. Yarım yamalak tahsilimle iyiyi, kötüyü tefrik ediyorum; bu bana yeter!
==========
Sayfa 110
Yani bu ekmek, domates, tuz için çalışanları görüp de kafalarında ne bir sual ne bir cevap ne bir çareihal, hülasa bir kelime çıkmayan insanlar…
==========
Sayfa 117
Rıza yelkenleri suya indirmek lazım geldiğini hissetmişti.
==========

“Türk Edebiyatı’nda Sansür” yazı serisinde Medar-ı Maişet Motoru ile birlikte 4.yazı tamamlanmış oldu. Edebiyatımızı etkisi altına alan sansür kavramı üzerinde yeri geldiğinde devam etmek üzere, Medar-ı Maişet Motoru sayfa 85’te geçen şu sözle yazıya son vermek istiyorum;

Düşünelim ki, bütün evlerin kapıları sokağa kapanmış, herkes evinin içinde perdeleri sımsıkı kapanmış eğlenir.