Türk Edebiyatı’nda Sansür 1: ”Yılanların Öcü”

Türk Edebiyatı’nda Sansür 1: ”Yılanların Öcü”

22/04/2017 2 Yazar: Selim Göncü

Yılanların Öcü, Fakir Baykurt’un 1954 yılında yazdığı, köy hayatını anlatan ilk romanı. Bu kitap nedeniyle 1959 yılında yazar hakkında soruşturma açılır ve öğretmenlikten uzaklaştırılır. Ayrıca kitap sansüre uğrar. Bunu ilk okuduğumda, kitap içerisinde yer alan pasajlardan faydalanarak kendimce neden böyle bir süreç yaşandığını anlamlandırmaya çalıştım. Ortaya şöyle sonuçlar çıktı;

(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 62)

“Bu durum karşısında…” dedi Ağali. “Dayatmak lazım gelir! İtiraz etmek, bağırıp çağırmak, evi yaptırmamak!.. Gürültü koparacaksın. Edepsizliği ele alacaksın. Valiye şikât edeceksin. Onbaşıya gideceksin. Kaymakam getireceksin!..” Bayram sessiz dinliyor. Olurlu mu Ağali’nin bu dediklerinden birini yapmak? Valiye şikâyet ettin, Vali havale etti Kaymakama Kaymakam havale etti Onbaşıya, Onbaşı havale etti Muhtara. Muhtar da Haceli’nin adamı! Söker mi? Sonra nasıl düşeceksin bu işlerin ardına? Çöyür geleceğim diyor. Bentler pekişeceğim diyor. Merdiven onacağım diyor. Adamın evde fazladan adamı olmalı, o bunları yaparken sen gidip Ağali emminin dediklerini kovalamalısın. Yayan yollar tükenmez, altında bir atın olmalı. Parasız hiçbir iş görülmez, kuşağın dolu olmalı…

Bu pasajda; bürokrasinin (Max Weber’in hiyerarşi ve ideloji içerikli çalışmasından bağımsız olarak, günümüz anlam çerçevesi içerisinde düşünülmeli) yarattığı işlemezliği, insan hayatına çıkarılan zorlukları ve işlerin çözümünde maddi boyutun önemini görmekteyiz. Hakkınızı savunmak için maddi gücünüz olmalıdır. Dolayısıyla, parası ve gücü olan haklı gibi bir anlam çıkmaktadır.


(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 71)

Haceli ve Irazca karşı karşıya geliyor.

Irazca geldi önüne dikildi birden. Haceli’nin benzi attı; eli kolu titredi: “Ne istiyorsun ulan?” diye kekeledi. Irazca’da ses soluk yoktu. “Çekil önümden!” dedi Haceli. “İşimden avare etme beni! Ne demek istiyorsun? Sabah sabah aklından zorun mu var yoksa?” Irazca: “Ben çekileceğime sen çekil!” diye bağırdı birden. “Benden önce sen çekilsen çok daha iyi edersin! Ulen karaltısı kaybolasıca, sen dağda mı geziyorsun, köyde mi? İki yakana bir baksana! Hiç ev önüne ev yapan var mı çevrende? Yanıkara hastalığından gidesi herif! Ben ölmedikçe sen buraya ev yapamazsın! İşte sana açık cevap! İşte sana kısa cevap! Hem sende bir parça akıl olsa, gelip buraya ev yapmayı kendin istemezsin! Akılsız herif!

Irazca’nın kadın, Haceli’nin erkek olduğu bilindiğinde bu parçayı okumak, kitabı okumayanlar için dahi çok anlam ifade edecektir. Bir kadının haksızlık karşısında sesini çıkarması, meydan okuması ataerkil bir toplumun normlarına ters gelecektir. Bu pasaj da karşı çıkışın örneklerinden. Normalde, özellikle de kırsaldaki kadın figürü, susan ve itaat eden şekilde portre edilmiştir (görünüş, kişilik ve ruh hâli bakımından).


(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 97)

“Zaman değişiyor zaman! Biz de zamana uyduracağız kendimizi. “Ulülemre itaat!” demiş. Herhalde bu sözün bir hikmeti olsa gerek. Şimdiki zamanda buyruk hep şehirden geliyor. Sen de şehire uyacaksın. Küçük bardaktan mı iç dediler? İçeceksin. Hiç içme derlerse, o da kabul, hiç içmeyeceksin!”

Köy yaşamının nasıl değişmeye başladığının göstergesi olan bir parça. Koyu tonda yazılan kelimeye dikkat çekmek istiyorum. Güce, iktidar sahiplerine, yetkiyi elinde bulunduranlara itaat etmek.


(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 97-103)

Şimdi ortalıkta bir demokratçılar var. Dikkat edin, cilik değil, cılık! Malum ya, cilik başka, cılık başka. Demokratcılıktan amaç, herkes nerde, sen de orda olacaksın demektir. Şimdi bir işe başladın mı çoğunluk diyorlar. Çoğunluk hayhayı bastı mı, “Hayır” deyenin hali harap. Anlaşıldı mı arkadaşlar? Bundan böyle muhaliflik, münafıklık yoktur. “Hayır” demek yasak edilmiştir.

Ne kadar gözel bir fikir değil mi komşular? Barışıklık için, güvenlik için, özgürlük için heykel dikecekler! Kaymakamlar: “Hayhay” demiş Valiye. Tabii biz de Kaymakama “Hayhay” dedik. Ortada demokratcıhk olduğu için itiraz olmaz. İtiraz bozgunculuktur. Meşhur cevaptır yani, ön teker nere giderse arka teker de oraya gider. Biz de zorunluyuz Kaymakamın dediği yere gitmeye. Elindeyse gitme. Zorla götürürler. Şimdi arkadaşlar, bu benim sözüm için cevabınız nedir? “Hayır” mı, yoksa “Hayhay” mı?” Top gibi bir ses çıktı kahveden: “Hayhaaayyy!..” “Aferin komşular!” dedi Muhtar. “Dışa karşı dirlik, içe karşı birlik!

Evvelallah, milletin sırtı da yere gelmez! Tabii “hayhay” demekten geri kalmadığımız müddetçe! Ulülemre itaat ettiğimiz müddetçe!..

“Bilir bilmez laf konuşma!” dedi Muhtar. “Onun orasında itiraz edilmez. Ne dedim söze başlarken? “Millet nerde, sen de orda olacaksın!” dedim. “Çoğunluk var!” dedim. “Demokratcılık var!” dedim. Dedim de dedim. Millet, “Hayhay” dedikten sonra, sen itiraz etmişin yararı olur mu? Hökümet anlar mı senin parasızlığından? Hökümet diyor ki: “Şimdi sen paralısın!” Tamam öyleyse, itiraz yok, paralısındır! Paralı olmasan heykel parası ister mi senden? Hem beri bak, yahu sende hiç kafa çalışmaz mı? Biraz düşünsene: Bu heykel işi hökümete lazım olmasa kendi öpöz köylüsünü durduğu yerde sıkıntıya sokar mı? Belki yabancı devletlere karşı bir gösteriştir.

Köyün ileri gelenleri yemekte meseleleri tartışıyor.

Bu bölümlerden de anlaşılacağı üzere; çoğunluk düşüncesine uymak gerektiği ve itiraz edenin bozgunculuk yaptığı düşüncesi oldukça yaygın bir düşünce. Ancak,  bir suçun veya hatanın kollektifleşmesi, bu suçu veya hatayı meşrulaştırmayacağı gibi çoğunluk diyorsa doğrudur, bir bildiği vardır mantığının her zaman sağlıklı sonuç vermeyeceği önemle üzerinde durulması gereken hususlardır.

İtiraz etmenin bozgunculuk, muhalefet etmenin münafıklık olarak görüldüğü bir toplum yapısında ilerlemek, gelişmek ve doğruyu bulmak mümkün değildir. Kimsenin ses çıkarmaması ise ”dışa karşı birlik” olarak yorumlanıyor. Üzerinde düşünülünce nasıl bir akıl tutulması olduğu daha iyi anlaşılacaktır.


(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 129)

Fatma: “Sen açarsın, geceleyin gelip gene doldururlar!” dedi. “Boşalt doldur, doldur boşalt; yazık değil mi emeciklerinize? Bir işçi kaç bannota geliyor? Gel bu çıkmaz işten vazgeç. Bulalım şuralardan bir yıkık, kendimiz açıp paklayalım, yapalım bir ev. Ben paklayıp açayım, gene gündüz çalışayım, bu belanın üstüne varmayalım!..” Haceli köpürdü: “Bin ulan şu kağnıya, geçmişi boklu! Köpek eniği gibi yenileyip durma karşımda! Yoksam itaat etmiyor musun? Etmiyorsan haber ver! Haber ver de bir dakikanın içinde görüvereyim hesabını!..”

Fatma ve kocası Haceli arasında geçen diyalog. Fatma, kocasına evi yapmaktan vazgeçelim şeklinde bir öneride bulunur. Ancak, kadının toplumda söz sahibi olmaması, itaat etmesi gerektiği düşüncesi karşımıza çıkar. Dolayısıyla, hakkını savunan, haksızlığa karşı susmayan Irazca ile tam zıttı olarak Fatma gözükmektedir. Bu iki figür, okurun zihninde iki farklı karakterin kıyaslanmasına olanak sağladığı gibi, hangi figürü tercih etmesi yönünde de bir çağrı gibidir.

Her kadın Irazca gibi güngörmüş, lafını esirgemeyen değildir. Kadınların büyük bir çoğunluğu baskı altındadır. Hikayenin devamında Fatma’nın zorla evlendirilmiş olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurmak gerekir.


(Fakir Baykurt, Yılanların Öcü, syf. 216)

“Yedi yerden yedi gedik! Yılanlar gibi çullandılar üstümüze anam! Her yer yılan olmuş! Dünya yılana karmış kadın anacığım!..”

Köy halkı; sürülerini, ekinlerini ve en önemlisi canlarını yılanlardan korumaya çalışırlar hikaye boyunca. Ancak, yukarıdaki paragraftan da anlaşılacağı üzere yılan üzerinden bir metafor söz konusu. Yılan’dan kasıt, haksızlık yapan, adaleti sağlayamayan ve fakire, gücü yetmeyene diş bileyen sistemdir.


1985 yapımı filmi izlemenizi öneririm. Eminim bir çok sorgulayacak, düşündürecek olgu karşınıza çıkacaktır.